- 5 %

Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası Avrupa Birliği Savaş Yayınları

ISBN: 9786059293310
 40  38
Stokta
  • Açıklama
    Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası Avrupa Birliği Savaş Yayınları
    GİRİŞ ve GEREKÇE
    Küresel Kriz Sonrası Avrupa Birliği ve Entegrasyonun Temel Sorunları
    Avrupa Birliği (AB), nereden bakılırsa bakılsın, üzerine çok söz söylenebilecek
    bir oluşumdur. Tek cümle ile kestirmeden söylemek gerekirse, ABrsquo;nin
    ldquo;övülmesi ve takdir edilmesi gereken birçok yönü olduğu gibi, eleştirilebilecek
    yönleri de olan önemli bir bölgesel bütünleşme projesirdquo; olarak nitelendirilmesi
    mümkündür.
    Her şeyden önce AB, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünyada ortaya çıkan
    bölgesel entegrasyon projelerinin en kapsamlısı ve en başarılısıdır. ABrsquo;yi,
    türünün en başarılı örneği saymamızı gerektiren nedenler arasında şunlar sayılabilir:
    – Üye ülkeler arasında kurulduğu günden bu yana savaş ve sınır anlaşmazlığının
    çıkmamış olması;
    – Etnik kökene dayalı iç çatışmalar dacirc;hil ulus-devletin yol açtığı pek çok
    sorunla başarılı bir şekilde mücadele edebilmesi,
    – İktisadi bütünleşme adımlarının zamanla siyasi bütünleşmeye evrilmesi,
    – Üye ülkeler arasında sınırların fiilen kaldırılmış olması,
    – Üretim faktörlerinin, malların ve hizmetlerin en serbestçe dolaşabildiği
    ortak pazar olması,
    – 19 üye ülkenin ndash;kimi sıkıntılarına rağmen- parasal birliği sağlamış ve
    ortak bir para birimini kullanabilir hale gelmiş olması.
    Buna karşılık her insani-toplumsal projenin olduğu ABrsquo;nin de kimi zaafları,
    yetersizlikleri ve yüzleşmek zorunda olduğu sorunlar vardır. ABrsquo;nin tarihsel tecrübeler
    ışığında bugün çözmekte yetersiz kaldığı ve hacirc;lacirc; yüzleşmek zorunda
    olduğu sorunlar arasında şunları saymak mümkündür:
    – Parasal birliğin sağlanıp da mali birliğin sağlanamamış olmasından
    kaynaklanan sorunlar,
    – Küresel ekonomik krizle nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda
    görüş birliği sağlanamamış olmasından kaynaklanan sorunlar,
    – Gerek kendi içinde Avrupalı olmayan göçmen nüfus, gerekse ABrsquo;ye
    göç etmek isteyen potansiyel göçmenleri kabul konusundaki sıkıntılar,
    – Siyasi anlamda bütünleşmeden uzak oluşu,
    – Dünyadaki gelişmeler karşısında kendi içinde birliği sağlamış sağlam
    bir irade ortaya koyamaması,
    – ABrsquo;nin sınırlarının nereye kadar genişlemesi gerektiği konusundaki
    belirsizlik ve tereddütlerden kaynaklanan sorunlar.
    Bunların her birinin detaylı olarak irdelenmesi kuşkusuz bir giriş yazısının
    sınırlarını çok aşar, başlı başına bir kitabın konusu olabilir. Ayrıca, bu sorunların
    bir kısmı doğrudan veya dolaylı olarak bu kitabın izleyen bölümlerinde zaten ele
    alınacaktır. Dolayısıyla burada, ABrsquo;nin başarıları ve başarısızlıkları bağlamında
    yukarıda sıralanan hususlara ancak satır başları halinde çok kısaca değinilecektir.
    ABrsquo;yi başarılı saymamızı gerektiren nedenleri doğru bir bağlama oturtmak
    için, ABrsquo;nin ndash;izleyen bölümde daha detaylı olarak irdelenen- doğduğu koşullara
    bakmak gerekir. AB, insanlık tarihinin bugüne kadar görmüş olduğu en büyük
    facia ve yıkım olan, tahminen 55 milyon insanın hayatını kaybettiği II. Dünya
    Savaşırsquo;nın hemen sonrasında kurulmuştur. Avrupalı bazı acirc;kil insanların öncülüğünde,
    yüzyıllardır birbiriyle savaşmış ama birbirlerini her bakımdan mahvetmekten
    başka bir yere varamamış Avrupalı devletler arasında bir daha savaş
    olmamasını temin etmek amacıyla, 1940rsquo;lı yılların ikinci yarısında bir dizi adım
    atılmıştır. Bunların sonucunda 1951rsquo;de, Almanya ile Fransarsquo;nın birbiriyle yeniden
    çatışmasını engellemek üzere, kömür ve çelik gibi savaşın temel hammaddesi
    olan kaynakların kontrolünün devletler-üstü bir organizasyona devredilmesini
    öngören Avrupa Kömür ve Çelik Birliği (AKÇB) kurulmuştur.
    Aradaki küçük çaplı girişimleri bir kenara bırakarak söylersek, bundan
    sonraki en önemli adım, 1957rsquo;de 6 ülke (Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda,
    Lüksemburg) arasında bir Serbest Ticaret Bölgesi oluşturmayı öngören
    Avrupa Topluluğursquo;nun kurulmasıdır. 1960rsquo;lı yıllarda bir yandan ndash;Topluluğun
    kendi kendine yeterliliğini öngören- Ortak Tarım Politikası (OTP) oluşturulurken,
    bir yandan da gümrük birliği tesis edilmiş, ortak pazarın yolları döşenmiştir.
    1970rsquo;li yıllardan itibaren Topluluk kapılarını yeni üyelere açmış, 6rsquo;lar önce
    9rsquo;lara, sonra 10 ve 12rsquo;lere, sonra 15rsquo;lere, sonra 25rsquo;lere, sonra 27rsquo;lere ve nihayet
    28rsquo;lere evrilmiş; 2000rsquo;li yılların ikinci on yıllık diliminde 28 üyeli, 500 milyon nüfuslu
    dev bir bölgesel bütünleşme projesi halini almıştır.
    En temel varlık nedeni olan ldquo;Avruparsquo;da bir daha savaş olmamasırdquo; açısından
    bakıldığında Avrupa Birliği başarılı bir projedir. Gerçekten, kurulduğu günden
    bu yana AB üyesi ülkeler arasında bir daha savaş olmamıştır. AB dışında,
    ama Avrupa kıtası içinde kalan coğrafi alanda II. Dünya Savaşırsquo;ndan sonra sadece
    iki kez savaş olmuştur: Bosna savaşı (1994-96) ve Ukrayna savaşı (2015).
    Bunların birincisi, Yugoslavyarsquo;nın parçalanmasından sonra dağılan parçaların
    yeni yörüngelerini bulma sürecinde Sırbistanrsquo;ın Bosnarsquo;yı işgal ve yok
    etme çabalarının sonucudur. İkincisi ise, Rusyarsquo;nın Ukraynarsquo;yı Batı blokuna
    kaptırmama çabalarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. ABrsquo;nin her iki konuda da
    başarılı bir sınav verdiği söylenemez. Dolayısıyla, ldquo;Avruparsquo;da savaş olmamasırdquo;
    bağlamında kendi bölgesi sınırları içinde ABrsquo;yi başarılı, ama yanı başındaki
    krizlere barışçı çözüm üretme konusunda başarısız saymak gerekir.
    Öte yandan ABrsquo;nin takdirle anılması gereken yönlerinden biri de ulusdevletin
    yarattığı sorunların önemli ölçüde üstesinden gelinmesi ve pek çok
    farklı etnik unsuru bir arada, barış içinde yaşatmayı başarmasıdır. AB üyesi
    ülkelerin hiçbiri, kendi içinde homojen bir nüfusa sahip değildir. Sadece üye ülke
    sayısı üzerinden gidilse AB içinde 28 farklı millet vardır. Bir de her bir üye ülkenin
    kendi içindeki farklı etnik unsurları dikkate alındığında, sayısı yüzü aşan
    farklı etnik, dini ve kültürel unsur, cemaat, ya da topluluğun yaşadığı bir kültürel
    mozaikle karşılaşılmaktadır. Buna bir de Türkler başta olmak üzere Avrupa kıtası
    dışından, çoğunlukla Asya ve Afrikarsquo;dan gelen göçmenler eklendiğinde, manzara
    daha da renklenmektedir. Bu kadar farklı ülkeyi ve bu kadar farklı etnik,
    dini ve kültürel unsuru bir arada barış içinde yaşatabilmek kolay iş değildir.
    Ulus-devletin yarattığı sorunlarla başa çıkma bağlamında, her şeye rağmen
    ABrsquo;yi başarılı saymak gerekir.
    Çok fazla uzağa gitmeye gerek yok; kendi ülkemizden bir örnek verelim:
    Türkiye`de Türkler ile Kürtleri bir arada barış içinde yaşatmayı henüz başarabilmiş
    değiliz. Cumhuriyetin 100 yaşına yaklaştığı bir dönemde hacirc;lacirc; etnik kökenli
    terör sorunuyla boğuşuyoruz. Ak Parti hükümetlerinin inisiyatifiyle başlatılan
    Çözüm Sürecirsquo;ne sevinmiş, ldquo;nihayet farklı etnik unsurlarla anayasal vatandaşlık
    temelinde yeni bir birlik tesis edip bir arada barış içinde yaşayacağızrdquo; diye heyecanlanmıştık.
    Oysa 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında siyasi istikrarın kısmen
    örselenmesiyle terör yeniden hortladı, başladığımız noktaya, önemli oranda
    geri döndük. Ayrıca yakın zamana kadar kendi ülkemizde başörtüsüyle üniversiteye
    gidemeyen kız öğrencilerin Avruparsquo;ya eğitim amaçlı olarak gittiğini, AB
    ülkelerindeki Türk vatandaşlarının, yabancı bir kültür ortamında bulunuyor olmalarına
    rağmen, pek çok açıdan Türkiye`deki akrabalarından daha rahat koşullar
    içinde yaşadığını da unutmayalım. Bir başka deyişle, atalarımızın tavsiyesine
    kulak verelim: ldquo;Çuvaldızı başkalarına batırmadan, önce iğneyi kendimize bir
    bizleyelim.rdquo; ABrsquo;yi Avrupalı olmayanlara karşı uyguladığı politikalardan dolayı
    eleştirirken, cesaretle kendi durumumuza bakmayı da ihmal etmeyelimhellip;
    İktisadi bütünleşme olgusu, hiç kuşkusuz ABrsquo;nin en başarılı olduğu alanların
    başında gelmektedir. Bu örgüt esas itibariyle bir iktisadi bütünleşme projesi
    olarak başlamış, daha sonra bir siyasi bütünleşme projesine dönüşmüştür. İktisadi
    bütünleşmenin başlıca evreleri serbest ticaret bölgesi, gümrük birliği, ortak
    pazar, parasal birlik ve tam ekonomik bütünleşme olarak sayılabilir. AB bunlardan
    dördüncüsüne erişebilmiş bir birlik olup, dünyada bu düzeyde bütünleşme
    sağlayabilmiş başka bir bölgesel entegrasyon örneği yoktur.
    1957rsquo;de kurulan serbest ticaret bölgesi (üyelerin kendi aralarında dış ticareti
    serbest hale getirmeleri), 1960rsquo;lı yıllarda gümrük birliğine (üyeler arasında
    tarifeler sıfırlanırken birlik dışındaki ülkelere karşı ortak gümrük tarifesi uygulanması),
    1980rsquo;li yıllarda ortak pazara (üyeler arasında mallar ve hizmetlerin
    yanı sıra, üretim faktörlerinin yani sermaye ve işgücünün de serbest dolaşımı),
    2000rsquo;li yıllarda da parasal birliğe (para politikasının ortaklaştırılıp tek bir para
    biriminin kullanımı) dönüşmüştür. Devam etme cesareti ve iradesi gösterebilirlerse
    AB için bir sonraki hedef maliye politikalarının da ortaklaştırılıp tam ekonomik
    bütünleşmeye gitmektir. ABrsquo;nin bugün yaşadığı sorunların birçoğu esasen
    bu noktada düğümlenmektedir. Parasal birlik olup da mali birliğin olmaması,
    ortak bir para kullanırken herkesin kendi keyfine göre bütçe politikaları uygulayabilmesi,
    dolayısıyla, iç ve dış açıklar ile borçlanma ve vergilendirme politikalarının
    uyumsuzluğu ciddi sıkıntılar yaratmaktadır.
    Atalarımız ldquo;İtimacirc;dı lütuf sanıp borca sarılma, bir gün istenecektir sakın
    darılmardquo; demişler; Yunanistan ve ndash;İrlanda ile birlikte- İtalya, Portekiz ve İspanya
    gibi, esas itibariyle Akdeniz ülkeleri, başta Almanya olmak üzere birliğin öteki
    ülkelerinden ölçüsüz biçimde borçlanmalarının bedelini 2008-2009 küresel ekonomik
    krizi gelip çatınca ağır bir şekilde ödemeye başlamışlar; kendileriyle birlikte
    ABrsquo;yi de krize sürüklemişlerdir. Bugün AB küresel ekonomik krizin sarsıntılarını
    hacirc;lacirc; atlatabilmiş değildir. Son aylarda AB gündemindeki en önemli konu,
    Yunanistanrsquo;ın borç sorununun ne olacağı, bu ülkenin Euro bölgesi hatta büsbütün
    Birlik dışına atılıp atılmayacağı konusudur. Genç ve atak bir siyasi lider olarak
    Çiprasrsquo;ın Yunanistanrsquo;da iktidara gelmesiyle ABrsquo;ye rest çekilip borçların
    ödenmeyeceği ve aynen yola devam edileceği hayaline kapılanlar, son aylarda
    Almanya, AB ve IMF kapılarında ldquo;borç yeniden yapılandırmasırdquo; görüşmeleri acı
    gerçeğiyle karşılaşmışlardır. Kıssadan hisse: kimse kimseyi ldquo;babasının hayrınardquo;
    kıyamete kadar bedava beslemez; herkes kendisi çalışmak ve üretmek zorundadır.
    Çalışıp üretmez, ödeme gücünüzle mütenasip olmayan ölçülerde borca
    girerseniz, günün birinde krize düşmeniz kaçınılmazdır. Bu ilke bireyler için geçerli
    olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir. ldquo;Ekonominin demir kanunlarırdquo; ya da
    ldquo;iktisadın evrensel yasalarırdquo; diyebileceğimiz kurallar arasında, üretimle tüketim
    arasında denge kurma, ldquo;ayağını yorganına göre uzatmardquo; ve çevrilemeyecek
    borcun altına girmeme kuralı da vardır.
    ABrsquo;nin başarısızlığa uğradığı ya da zafiyet gösterdiği konuların başında
    göçmen politikaları gelmektedir. AB ne yazık ki Avrupa kökenli farklı etnik unsur
    ya da milletleri önemli ölçüde kaynaştırmayı, AB vatandaşlığı şemsiyesi altında
    bir arada barış içinde yaşatmayı başarmış olmakla birlikte, Avrupa kökenli olmayan
    (daha ayrıntıya inersek, beyaz ve Hıristiyan olmayan), bir kısmı hacirc;lihazırda
    Avruparsquo;da yerleşik, bir kısmı sınır kapılarına dayanmış göçmenler ve sığınmacılara
    karşı nasıl insanca muamele yapabileceği konusunda sağlıklı politikalar
    üretebilmiş değildir.
    Buna ek olarak, özellikle ekonomik krizin tavan yaptığı dönemler başta
    olmak üzere, AB ülkelerinde zaman zaman hortlayan ırkçı-faşist hareketlere göz
    yumulmakta, göçmenlerin ülkelerine geri gönderilmesi talepleri siyasi mahfillerde
    ne yazık ki karşılık bulmaktadır. Bu satırların yazarları olarak komploculuk
    konusunda mesafeli olsak da, unutulmaması gereken bir gerçek şudur: Avruparsquo;nın
    bugünkü zenginliği ve refahı, sadece Avrupalının zekacirc;sı ve Avrupa kıtasının
    doğal zenginlikleriyle yaratılmış bir olgu değildir; başta Amerikarsquo;nın keşfinden
    sonra yeni dünyadan taşınan kıymetli madenler, köle ticaretiyle sağlanan
    bedava Afrikalı işgücü, Asyarsquo;dan sağlanan hammadde, Ortadoğursquo;dan gelen
    petrol gibi, sömürgecilik sürecinde Avruparsquo;ya aktarılan, başka kıtaların beşeri ve
    doğal kaynaklarının da Avruparsquo;nın zenginliğinde azımsanamayacak bir payı
    vardır. Bu bağlamda esasen dünyanın küresel çapta bugün karşı karşıya olduğu
    en temel sorunlardan biri, yeryüzündeki zenginlik ve refahın adil bölüşümü sorunudur.
    Avrupa ve Batı ya bu soruna (refahın adil paylaşımı sorununa) insani bir
    çözüm bulmak, ya da kapısına dayanan göçmen ve sığınmacılara kapılarını
    açmak zorundadır. Geçtiğimiz günlerde Akdeniz sahillerine cesedi vuran 3 ya
    şındaki Aylan adındaki çocuğun trajedisi bütün insanlık için utanç verici bir
    manzaradır; daha çok da Avrupalı yöneticileri ahlacirc;kicirc; ve vicdani sorumluluk altına
    sokan bir trajedidir. Zira küçük Aylanrsquo;ın da aralarında olduğu on binlerce
    insan her yıl kendi ülkelerini terk edip Avrupa kapılarına dayanmaktadır. Neden?
    Başlıca iki nedenle… Birincisi, hacirc;lihazırda göçmenlerin kendi ülkelerinde
    fiili bir savaş ortamı vardır. Avruparsquo;nın da aralarında olduğu küresel güçler enerji
    güvenliği, petrol, doğal gaz ve başka zenginlik kaynaklarına erişim için oralarda
    acımasız bir savaşı körükledikleri veya silah ve lojistik destekle savaşı sürdürülebilir
    kıldıkları için bu insanların ülkeleri yaşanamaz duruma gelmiştir; insanların
    çoğu için ülkelerini terk etmekten başka çare kalmamıştır. İkincisi, kişi başına
    gelir, yaşam koşulları, sağlık ve eğitim imkacirc;nları bakımından Avrupa (ve Amerika)
    ile kendi ülkeleri arasındaki refah ve gelişmişlik farkı o kadar büyüktür ki,
    genç insanlar bu refah farkını görünce kendi ülkesinden bir an önce kendini
    dışarıya atmak zorunda hissetmektedir.
    Küreselleşmenin duvarları dümdüz etmesi, internet başta olmak üzere
    ulaşım, haberleşme ve iletişim olanaklarının insanlara sınırların öte yakasındaki
    koşulları yakinen görebilir hale getirmesi bu süreci, yani dünyanın yoksul ve
    karışık bölgelerinden zengin ve istikrarlı bölgelerine doğru insan akışını hızlandırmaktadır.
    Kısaca bu sorun bir insanlık sorunudur; dünyanın küresel güçleri,
    Ortadoğu, Asya ve Afrikarsquo;nın doğal zenginlikleri ve nitelikli insan gücünden hacirc;lihazırda
    yararlanan, mevcut zenginliklerini kısmen bunlara borçlu olan Avrupa
    ve Amerika iki şeyi aynı anda yapmalıdır: Birincisi, işgücünün serbest dolaşımının
    önündeki engelleri kaldırmak, göçmenlere eşit vatandaşlık hakkı tanımak,
    gelenlere insanca muamele etmek… İkincisi, Ortadoğu ve Afrika başta olmak
    üzere kendi kıtası dışındaki bölgeleri, petrol ve doğalgaz başta olmak üzere,
    doğal kaynakların kontrolü ve sömürüsü uğruna bölgedeki diktatörlük rejimlerini
    ve askeri darbeleri desteklemekten, kendi halkına zulmeden diktatörlerle iş tutmaktan
    vazgeçmek.
    Toparlamak gerekirse, Avrupa Birliği, bugün dünyadaki en kıdemli ve en
    kapsamlı bölgesel bütünleşme projesidir. Avruparsquo;da bir daha savaş olmaması
    amacıyla yola çıkmış, bu amacını büyük ölçüde başarmış, İktisadi bütünleşme
    projesi olarak başlamış siyasi bütünleşme projesine dönüşmüştür. Bazı yönlerden
    başarılı olurken, bazı yönlerden aynı başarıyı gösterememiş, kimi ciddi
    sorunlarla boğuşan bir birliktir. ABrsquo;yi bütün sorunların çözüldüğü bir dünya cenneti
    olarak görmek ne kadar gerçekçi değilse, kimi sorunlarla karşı karşıya diye
    yarın dağılacak bir kırılgan topluluk olarak görmek de o kadar gerçekçi olmaktan
    uzaktır. ABrsquo;yi elbette yeri geldikçe eleştirmeli, yüzleşmek zorunda olduğu sorunları
    mümkün olduğunca bilimsel ve objektif bir temelde eleştirel bir tahlil ve değerlendirmeye
    tabi tutmalıyız. Ancak bunu yaparken ideolojik veya siyasi taassubu
    bir kenara bırakabilmeli, uçuk komplo teorilerinden uzak durmalı, zaman
    zaman benzer konularda aynayı kendimize tutmayı bilmeliyiz.
    Bu çerçevede elinizdeki kitap, kriz öncesi ve sonrası ABrsquo;yi çeşitli açılardan
    değerlendiren, ABrsquo;nin krizden ne kadar etkilendiğini tahlil eden yazılardan
    6 Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası AVRUPA BİRLİĞİ
    oluşan bir derlemedir. Böyle bir derleme kitap çalışmasının ortaya çıkma nedeni,
    hem küresel kriz sonrası Avrupa Birliğirsquo;nin yeni bir fotoğrafını çekmeye çalışmak,
    hem de küresel kriz sonrası Türkiye kamuoyunda ve siyasetinde etkinliği azalan
    böylesine önemli bir entegrasyon üzerine dikkatleri yeniden çekmeye çalışmaktır.
    Avrupa Birliğirsquo;nin genel olarak serencamını ve yapısını ele alıp inceleyen, piyasada
    çok sayıda Türkçe eser bulunmasına rağmen küresel kriz gibi spesifik bir olayın
    öncesi ve sonrasının bu entegrasyon düzleminde özel olarak incelendiği çalışmaların
    sayısı oldukça sınırlıdır. Ya da bazı köşe yazarlarının kalemlerinin gücü ile sınırlı
    kalmaktadır.
    Öte yandan, Türkiye siyasetinde 3 dönem üst üste iktidar olma başarısı göstererek
    büyük bir rekora imza attıktan ve önemli sayılabilecek ekonomik başarılar
    elde ettikten sonra Adalet ve Kalkınma Partisirsquo;nin yönetici elitlerinin gözünde ve
    Türkiyersquo;de büyük bir çoğunluğa ulaşan kamuoyu nezdinde küçümsenmeye başlanan
    Avrupa Birliğirsquo;ne farklı bir pencereden tekrar bakmak ihtiyacının ortaya çıkması
    da bu kitabın şekillenmesinde etkili olmuştur. Zira mevzii bazı ekonomik başarıları
    ldquo;büyük bir gurur vesilesirdquo; olarak ön plana taşıyan Türkiyersquo;deki hacirc;kim zihniyet Avrupa
    entegrasyonunun bütüncül başarılarındaki arka planı görmek konusunda oldukça
    isteksizdir. Avruparsquo;yı geleneksel ldquo;emperyalist paradigmardquo; ekseninde değerlendirmeye
    alışmış bu zihniyetin, ldquo;insani ve İslami değerlerrdquo; bağlamında Türkiyersquo;de
    zihinsel bir değişimin ortaya çıkmasına öncülük etmekte zorlandığı anlaşılmaktadır.
    Evrensellik düzleminde kendini sürekli ispat eden gerçek dini değerleri öne çıkarmak
    ve İslam dünyasında bir zihniyet dönüşümüne öncülük etmek varken, geleneksel
    dini-cemaat ilişkilerinin yaygınlaştırılması yönünde tercihlerle Türkiye`deki
    yeni iktidar seçkinlerinin ldquo;kendi cemaatini inşa edenrdquo; bir patikaya yönelmesirdquo; gerçeği
    ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.
    ABrsquo;yi küçümseyen ve AB reformlarını gündeminden çıkaran bir Türkiye`nin
    ldquo;İslamilik derecesirdquo; acaba ABrsquo;den daha iyi durumda mıdır? Avrupa Birliğirsquo;ni bu anlamda
    da bir başarı öyküsü olarak algılamaya neden olacak hususlardan birisi,
    George Washington Üniversitesirsquo;nden iki akademisyenin ldquo;An Economic Islamicity
    Index (EI2)rdquo; başlıklı çalışmaları olmuştur.? 2010 yılında yayımlanan çalışmaya göre,
    11 Eylül olaylarının gölgesinde din ile iktisat, politika ve sosyal davranışlar arasındaki
    küresel belirsizlik, düşmanlık ve korku duyguları yeniden başlamıştır. Özellikle,
    dinin ekonomik, sosyal ve politik performans üzerinde büyük etkisi olduğu (ya da
    tersi) söylenebilir. Bu çalışmada, dinin ekonomik performans üzerindeki etkisinin
    test edilmesinden önce, ekonomik gelişmenin din üzerindeki etkisi ele alınmıştır. Bu
    eksende, İslam ülkelerinin ne kadar ldquo;İslacirc;mirdquo; olduğu ya da ldquo;İslamilik derecesirdquo; bağlamında
    yerlerinin neresi olduğu merak konusu olmuştur. Scheherazade ve Askarirsquo;nin
    çalışması, temel düzeyde geliştirilmiş bir Ekonomik İslamilik İndeksi (EI2) kendilerini
    İslam ülkesi olarak deklare eden ülkelerin, İslami doktrinler ve ilkelere bağlılıklarını
    test etmiştir. Bu bağlamda sadece Müslüman oldukları iddiasındaki ülkeleri
    değil, dünyadaki 208 ülkenin İslami ekonomik ilkelere bağlılığını 113 farklı değişkeni
    dikkate alarak ölçen bu çalışmanın bulguları genelde İslam ülkeleri, özelde Türkiye
    ve son birkaç yıldır sürekli küçümsediği Avrupa Birliği bağlamında oldukça trajik
    sonuçlar ortaya koymuştur. Çünkü 208 ülke arasında en iyi skoru yakalamış İslam
    ülkesi olan Malezya, ancak 33. sırada kendine yer bulabilmiştir. Türkiyersquo;nin aynı
    sıralamadaki yeri ise ancak 71rsquo;dir.
    Devam edelim. Aynı çalışmada, İslami ekonomik değerler ve prensipler ile
    ölçüldüğü zaman ilk sırada yer alan ülkeler acaba hangileridir? Bu sorunun cevabı,
    Müslüman dünya ile ldquo;diyar-ı küfürrdquo; olarak küçümseme eğiliminde olduğumuz dünya
    arasındaki, kendi savunduğumuz değerlere yakınlık bağlamındaki yaman çelişkiyi
    gözler önüne serer durumdadır: İslami ekonomik değerlere uygunluk bakımından ilk
    20 içinde yer alan ülkeler arasında 12 tanesi Avrupa Birliği üyesidir! Bu tablo göstermektedir
    ki, gelişme, kalkınma, özgürlük, teşebbüs hürriyeti ve refahın adaletli
    dağılımı gibi konularda, son birkaç yıldır sürekli küçümsenen, müzakerelerin ayak
    sürüyerek devam ettirilmeye çalışıldığı Avrupa coğrafyası, halen kendi değerlerimizin
    temsili açısından bile örnek olabilecek birçok özellik göstermektedir.
    Kuşkusuz, tek bir çalışmanın sonuçlarının ne kadar güvenilir olabileceğine
    ilişkin zihnimizde bazı soru işaretleri ortaya çıkabilir. İki Müslüman akademisyen
    tarafından hazırlanan bu çalışmanın sonuçları tartışılabilir de… Ancak ndash;ekonomik
    özgürlükler, yolsuzluk algısı, rekabet gücü gibi- buna benzer diğer birçok uluslararası
    endeksteki yerimizin de bundan pek farklı olmadığı gerçeğini hatırlamakta yarar
    vardır. Örneğin, kamu sektörünün uluslararası yolsuzluk indeks değerleri açısından
    yapılan sıralamada 2014 yılında 92 puanla Danimarka 1. sırada (en temiz ülke)
    iken, Türkiye 45 puanla 64. sırada (epey ldquo;kirlirdquo; bir kategoride) yer alabilmiştir.?? Aynı
    listede ilk 20 içinde bulunan ülkelerin (en temiz kamu sektörüne sahip 20 ülkenin)
    10 tanesinin Avrupa Birliği üyesi ülkeler olduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz. Türkiyersquo;nin
    aldığı 45 puandan daha yüksek puan almış ülkeler arasında, adı pek duyulmamış
    Gana (48.), Porto Rico (63.), Bhutan (65.), Barbados (73.) gibi pek çok ülkenin
    de bulunması, bu anlamda sadece dünyanın önde gelen ülkelerinin değil, geriden
    gelenlerin bile epeyce bir gerisinde olduğumuzu göstermektedir.
    Beşeri gelişme veya insani kalkınma düzeyi açısından uluslararası karşılaştırma
    yapan başka endeksler de vardır. Bunlardan en tanınmış olanı ekonomik ve
    sosyal göstergeleri harmanlayan bir endeks olan BM İnsani Kalkınma Endeksi
    (Human Development Index/ HDI) açısından 2013 yılında Türkiye 69. sırada bulunmaktadır.
    Oysa Türkiye 2023 yılında dünyada ilk 10 ekonomi arasına girmeyi
    hedefleyen bir ülkedir. Dünyanın en ileri ekonomileri arasına girmek isteyen bir
    Türkiye`nin pek çok noktada durumunu iyileştirmesi gerektiği açıktır. Bu bağlamda
    Türkiye-AB ilişkilerinin pek çok eksende geliştirilmesi, ekonominin yanı sıra siyasi
    ve hukuki standartlarımızın da yükseltilmesi, dolayısıyla AB ödevlerinin ciddiye
    alınması gerektiğini bir kez daha vurgulamak gereklidir. Bu bağlamda 7 Haziran ndash;
    1 Kasım 2015 döneminde yaşanan istikrarsızlık tecrübesi ve Suriye krizinin ulaştığı
    rahatsızlık verici boyutlardan sonra, 1 Kasım seçimleri sonucunda kurulan Dördüncü
    Ak Parti hükümetinin AB ile yeniden masaya oturması ve ilişkilerin iyileştirilmesi
    8 Ekonomik Perspektiften Küresel Kriz Sonrası AVRUPA BİRLİĞİ
    yönünde bazı adımlar atmış olması sevindiricidir. Küresel kriz perspektifinden Avrupa
    Birliğirsquo;nin sosyo-ekonomik durumunun incelenmesini içeren bu çalışma, bölgenin
    temel insani (veya İslami) ekonomik değerlerden veya sosyo ekonomik düzeyden
    bir kopma yaşandığı anlamına gelmemektedir.
    Bu çerçevede elinizdeki eser ABrsquo;yi küresel kriz öncesi ve sonrası gelişmeler
    bağlamında çeşitli açılardan değerlendirmektedir. Eserin bundan sonraki kısmı şu
    şekilde organize edilmiştir:
    1. Bölümde, Necmettin Erbakan Üniversitesirsquo;nden Prof. Dr. Mustafa
    ACAR, ldquo;Avrupa Birliğirsquo;nin Kuruluş Felsefesi Ve ABrsquo;yi Ortaya Çıkaran Koşullar:
    Tarihsel Arka Planrdquo; başlıklı ilk bölüm yazısında Avrupa entegrasyonunun ortaya
    çıkış gerekçelerini tarihsel bir perspektiften değerlendirmiştir. Ona göre, sınırlardan
    arınmış birleşik bir Avrupa düşüncesi oldukça uzun bir geçmişe sahiptir.
    Bu kıta tarih boyunca sayısız savaş ve çatışmaya sahne olmuştur. Zaman zaman
    dini-kültürel, zaman zaman ekonomik ve siyasi karakteri öne çıkan bu çatışmalarda
    büyük can ve mal kayıpları söz konusu olmuş, bu kavgalardan ve
    bölünmüşlük ortamından rahatsızlık duyan bazı düşünürler, ilim ve siyaset
    adamları birleşik bir Avrupa özlemini ve hayalini dile getirmişlerdir. Bu çerçevede
    Avrupalı bazı düşünür ve devlet adamlarının hayallerini süsleyen 200 yıllık
    rüyanın gerçeğe dönüşmesi, bu doğrultuda gereken somut adımların atılması
    için 20. yüzyılın ortalarına kadar beklenmesi, birbirinden tahripkacirc;r iki dünya savaşının
    acı tecrübesinin yaşanması gerekmiştir. Yüzlerce yıl Alman-Fransız,
    Fransız-İngiliz ve Alman-İngiliz rekabeti ve gerginliği başta olmak üzere, üzerinde
    yaşayan kavimlerin birbirleriyle dini-kültürel, siyasi ve ekonomik nedenlerle
    savaşmasından yorgun düşmüş Avrupa kıtası, 18. yüzyıldan itibaren filozofların
    zihninde yeşermeye başlayan barışçı ve birleşik Avrupa hayalinin gerçeğe dönüşmesi
    için gereken adımlara II. Dünya Savaşırsquo;nı izleyen yıllarda tanık olacaktır.
    Bu anlamda II. Dünya Savaşı, Avrupa kıtasının tarihinde bir dönüm noktasıdır.
    Nitekim 1940rsquo;lı yılların sonları ve 50rsquo;li yılların başlarında atılan adımlar sonucunda
    AB projesinin somut bir varlığa büründüğü 20. yüzyılın ikinci yarısında
    Batı Avruparsquo;da savaş olmamıştır.
    2. Bölümde, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi SBF Öğretim üyesi Prof. Dr.
    Muhsin KAR, ldquo;Avrupa Borç Krizi ve Avruparsquo;nın Geleceğirdquo; başlıklı bölüm yazısı
    ile Avrupa kıtasında barışın korunması ve istikrarın sağlanması yolunda atılan
    kararlı adımlarla gerçekleştirilen Avrupa Birliğirsquo;nin (AB), ekonomik bütünleşmesini
    büyük ölçüde tamamlayıp siyasal bütünleşme yolunda da önemli mesafe
    kat ettiğini belirtmektedir. Yazara göre, 2008 finansal krizinin hızla gelişmiş ülkelere
    yayılarak küresel bir durgunluğa yol açması, Avrupa bütünleşmesinin zayıf
    yönlerini açık etmiştir. Finansal kriz ve küresel durgunluk, ABrsquo;nin özellikle güneyinde
    yer alan ülkelerin (Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya) makroekonomik
    yapılarındaki sorunları görünür hale getirmiştir. Bu ülkelerin krizden
    çıkması için gecikmeli de olsa uygulamaya konan istikrar programlarının görece
    başarısızlığı, genelde ABrsquo;nin ve özelde Avrupa Para Birliğirsquo;nin (APB) geleceğinin
    yaşamsal anlamda tartışılmasına neden olmuştur. Kriz sonrası yaşanan
    olaylar, Avrupa Birliğirsquo;nin Amerikarsquo;dan gelen dalgaya hazırlıksız yakalandığını
    ortaya koymuştur. Ayrıca ABrsquo;nin örgütlenme şeklinden kaynaklanan nedenlerGiriş
    ve Gerekçe 9
    den dolayı karar alma mekanizmalarının etkin çalışmaması ve gerekli önlemleri
    zamanında almaktan kaçınması, ülke bazlı sorunların birliğin geneline sirayet
    etmesine neden olmuştur. Ekonomik bütünleşmenin yıllar içinde derinleşmesine
    paralel olarak, AB ülkeleri arasında endüstri içi ve endüstriler arası ticaret oldukça
    yüksek seviyelere çıkmıştır. Birlik üyesi ekonomiler iç içe geçtiği için bir
    ülkenin iflası veya krizi, başta ABrsquo;nin merkez ülkeleri olmak üzere hemen hepsini
    şu veya bu şekilde derinden etkileyecektir. Borç krizinin oluşmasında ve krizden
    çıkış stratejisinin başarısız olmasında üye ülkeler kadar Avrupa bütünleşmesinin
    kurumsal yapısı ile Avrupa Para Birliğirsquo;nin (APB) mimarisinin de etkili
    olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda AB, hem kurtarma paketlerine mali açıdan
    kaynak sağlayabilecek tek kurum, hem de krizin derinleşmesinin ve yayılmasının
    ana nedeni olarak ortaya çıkmaktadır. Yazara göre, Yunanistanrsquo;ı kurtarmaya
    yönelik çabalar aynı zamanda Avrorsquo;yu da kurtarma çabasıdır.
    3. Bölümde, Aksaray Üniversitesirsquo;nden Prof. Dr. Erşan SEVER, ldquo;Finans
    Krizinden Avro Krizine: Türkiye-AB Üyelik Süreci Açısından Bir Değerlendirmerdqu

  • Detaylar
  • Yorumlar (0)
    Bu kitabı değerlendiren ilk kişi olun. Yorumlarınızı ve değerlendirmenizi paylaşın, böylece diğer ziyaretçilerimize bu kitabın kendileri için doğru bir kitap olup olmadığını seçmelerine yardımcı olun.
    Bir değerlendirme yazın
    Yorumunuz
    Puanınız
    Ad
    E-posta